Bitti. ...........................................Second Life'ta sanal sergi...

Çizgi Günlüğü

"Gün 100: Ben. O."

Çizgi Günlüğü'ne başlamam 2005 yılı Şubat ayında hediye gelen bir Moleskine defterle oldu. Defter o kadar çok hoşuma gitti ki onu bir eskiz defteri olarak kullanmak istemedim. Bir günlük olarak kullanmaya karar verdim.

Ancak bu nasıl bir günlük olacaktı? O gün başımdan geçen bir olayı, beğendiğim bir nesneyi, karşılaştığım bir insanı ya da bir hayvanı çizebilirdim. Ya da her gün doğaçlama bir şeyler çizebilir, duygu ve düşüncelerimi anlatabilirdim. Bunların hepsi de çizgi için olasıydı. Bu da bir günlük olabilirdi.

Tarih olmayacaktı, günlük kendi tarihini oluşturacaktı. Hâkim Bey'in (Peter Lamborn Wilson) anlattığı T.A.Z. (Geçici Otonom Bölge) dı bu durum. Zaman dışı bir zamanda kendi şenliğini yaşayacaktı.

"Gün 1: Olur öyle."

İlk iki gün bir şeyler çizip, yanına da gününü ve o an olanı yazıp bıraktım, beklemeye geçtim. İstediğim şey bu değildi.

Düşündükçe ne çizginin kendisinin ne de kendimin bir şeyleri doğrudan anlatmasını istemediğimi ayırt ettim. Çizgi gittikçe bir kişilik kazanıyordu, artık kafamda oluşturduğum ikinci bir "ben"di. Sesleri birbirine karışan, birbirini tamlayan iki ayrı "ben". Böylece çizgiyle aramızda bir diyalog başladı. Ben ve o ya da ben ve ben. Böylece bu öykü ortaya çıktı.

"Gün 29: Karıştım. Karıştık."

Bir sürü küçük sarmallarla, sayısız dairelerle çiziyorum. Sarmal benim için kısırdöngüyü ve sonsuzluğu simgeliyor. Açık tonda sarmallarla, dairelerle yüzeyi doldurup, sonra yapacağım desene göre en koyu tona başlıyorum. Sonra ara tonlara doğru açılan sarmallarla devam ediyorum. Uçuşan, yumuşak etkisi ve iç içe geçen dairelerin yarattığı dokudan dolayı kurşun kalemle çalışıyorum. 0,5 kalem ve B uç kullanıyorum. Çalışmanın bitmesi 1-7 gün arası sürer. Bazen daha da uzun sürer. Eğer istediğim öykü çizgide ya da sözcükte tam olarak oluşmamışsa, oluşturana kadar beklerim.

Kimi zaman bir nesne, bir figür ya da bir olay kafamda canlanır ve bunu çizerim. Bir nesne ya da figürle başlarsam arkasından öyküyü kurmaya başlarım. Öykü bitince sözlerini söyler çalışmayı bitiririm.

"Gün 326, 328 ve 329: Gözüne bakıyorum. Kağıda bakıyor."

Yağmur dindikten sonra alışveriş yapmak için sokağa çıkmıştım. Yolda kaldırımın üstünde bir sürü salyangoz vardı. Yağmurdan dolayı çimenlik alandan kaçmışlardı. Şimdi de yağmur dindiği için çimenlik alana geri dönmeye çalışıyorlardı. Üstlerine basmamak için yoldan yürüyordum, Ancak birçok insan onları yok sayıp üstlerine basıyordu ve her tarafta ezilmiş salyangozlar vardı. Gözüm bir salyangoza takıldı. Ezilmiş bir salyangoza dokunuyor, yanından bir yere ayrılmıyordu. Kaldırımdaki salgı izinden, çimenlik alana doğru giderken, ezilmiş salyangozun 2-3 santimetre ilerisinden geriye dönüp onun yanına geldiği belli oluyordu. Diğerleri yollarına devam ediyordu. Yanlarından bir süre ayrılamadım.

Bu öykü bir gün yaşamımda bir yere denk geldi ve çizmek istedim. Kendi dilimce... Sonrasında buna bir söz eklemek istedim. Sözcükler kedimden geldi. Evdeki kedimin yavrularından biri kâğıdı buruşturup yaptığım toplarla oynamayı çok seviyordu. Ben topu atardım o da bana geri getirip yeniden atmamı beklerdi. Bu süreçte onunla göz kontağı kurmaya çalışırdım ancak o hiç gözüme bakmaz elimdeki kâğıda bakardı. Kimsenin ilgilenmediği o salyangoz da artık bir kâğıdın üstündeydi. Ve birisi onu izliyordu. O da bunu biliyordu.

Bazen doğaçlama yaptığım da olur.

"Gün: 275, 276, 277 ve 278: Ne oluyor?"

Kâğıda "v" harfini andıran dalgalı bir çizgi çektim. Dalgaların içerisine küçük daireler yerleştirdim. Yüzeyi ikiye ayıran bir sınır oluştu. Sınırın bir tarafına bir insan çizmek istedim. Portreye başlayınca gövdeyi soyutlamaya karar verdim. Yukarıdan bakılınca sınırın bir tarafında kalmış bir insan silueti çıktı ortaya. Sınırı ve silueti iyice belli etmek için tonlamaya başladım. Bu durgun görüntü bana rahatsızlık verdi ve şimşeğe benzeyen yırtılmalarla durgunluğu bozdum.

O günlerde yaşamım neler olup bittiğini anlayamayacağım kadar karışmıştı.

Bu çalışma da günlükte ortalığı karıştırıyordu. Bundan önceki çalışmalarda bir açıklama yapmaya, kendimi anlatmaya ve öyküye bir açıklık getirmeye çalışıyordum. Ancak bu çalışma bu dizgeyi bir anda bozuyordu. Tam kendimi kendime anlatıp, yaşamıma bir yön vermeye çalışırken beni susturuyordu. Ne oluyordu?

Yeni bir çalışmaya başlarken öncekine bağlı bir şekilde düşünürüm. Önceki çalışmayla bir biçimde ilgisi vardır.

Bunlarda da görüldüğü gibi...

"Gün 300: Sınır mı?"

 

 

 

"Gün 302, 303, 304 ve 305: Akıl mı?"

Kimi zamansa kafamda bir tümce olur ve bunu çizgiyle nasıl anlatacağımı düşünürüm. Ancak çizginin bu tümceyi birebir anlatmasını istemem. Bu tümceyi tamamlayan başka bir öykü anlatmasını isterim. Bu öyküyü ve imgesini bulunca çizmeye başlarım.

"Tarih burada bitti."

Günlük artık son sayfasına gelmişti ve ne diyeceğimi biliyordum. Walter Benjamin Passagenwerk adlı çalışmasında "Tek bir uygarlık belgesi yoktur ki aynı zamanda barbarlığın belgesi olmasın." der. Tarih kan üstüne kuruludur ve ben bunun bitmesini isterim. Bu isteğimin gerçek dünyada bir karşılığı olmadığını da biliyorum. Ancak sonuçta bu defter kendi tarihini yazmıştı ve kendisini yadsımasının, son bulmasının da zamanı gelmişti. En azından burada isteğime kavuşabilirdim. Tarihin bitmesinden kastım her şeyin yerle bir olması ya da insanlığın ortadan kaybolması değil, insanlığın kendisinin farkına varıp yalnızca varolması, kendisi ve doğayla uyum içerisinde yaşamasıdır. Bu da ne ve nasıl olacağını canlandıramadığım ve arkasını göremediğim bir sayfa. Ancak en azından bu defterde de olsa varolabilir ya da varolduğunu fark ettirebilir.

Öyküler o süreçteki yaşamımın sözcük ve çizgideki karşılığıdır, başımdan geçen olaylar ve bana duyumsattıklarıdır. Aslında kendimi anlatırım ancak doğrudan değil. Başlarda alıştığım çizgi mantığından çıkmak, bu yeni duruma uymak ve ortak bir dil oluşturmak oldukça zordu. Ancak artık yaşamımın bir parçası oldu bu durum. Yeni yaptığım çalışmalarda da bunu uyguluyorum.

   
2005-2006 / Her sayfa 9X14 cm (Moleskine Notebook)